Charles Simic ve Tuhaf Bir Şiiri

Şiir ve Deneyim‘de Charles Simic şöyle diyor: Emerson ve Whitman’dan sonra, Amerikan şiirinde bir “deneyim kültü” oluştu. Şairlerimiz, “bana bu oldu, bunu gördüm ve şunu hissettim,” diyebiliyorlar. Hakikati devamlı gündemlerine almaktan çekinmiyorlar. Bu hakikat, dünyada halihazırda var olan ve öylece bulduğumuz bir şey değil, neredeyse günaşırı yeniden keşfedilmesi gereken bir şeydir.

Belgradlı Charles Simic, İngilizce konuşmayı 15 yaşında öğrendi. New York’da okudu. 2023’te öldü. The Garden of Earthly Delights şiiri, Bocsh’un 15. yüzyılda yaptığı bir tabloyla aynı adı taşıyor. Muhtemelen de aynı fikri.
Tablo, daha doğrusu devasa panel, solda Adam ve Eve’in tanışmasını gösteren cenneti, ortada dünyevi hayatı ve dünyevi zevklerde yüzen insanları, sağda da bu zevklerin cehenneme dönüştüğü bir azap sahnesini taşıyor. Panelin kapalı hali evrenin yaratılışını anlatıyor. Eser, dünyevi zevklerin aynı zamanda ebedi mutluluk ve ebedi azaba dönüşmesini gösteriyor.

The Garden of Earthly Delights
Charles Simic

Buck has a headache. Tony ate
a real hot pepper. Sylvia weighs
herself naked on the bathroom
scale. Gary owes $800 to the
Internal Revenue. Roger says
poetry is the manufacture of lightning rods.
José wants to punch his wife
in the mouth. Ted’s afraid
of his own shadow. Ray talks
to his tomato plants. Paul
wants a job in the post office
selling stamps. Mary keeps
smiling at herself in the mirror.

And I,
I piss in the sink
with a feeling of
eternity.

Dünyevi Zevkler Bahçesi
Türkçe: Kevser

Buck’ın başı ağrıyor. Tony,
acı biber yedi. Sylvia çıplak
bir şekilde kendini tartıda
tartıyor. Gary Internal
Revenue’ye 800$ borçlu. Roger
şiirin bir paratoner gibi çalıştığını söylüyor.
Jose karısının suratına
yumruk atmak istiyor. Ted kendi
gölgesinden korkuyor. Ray bahçede
domatesleriyle konuşuyor. Paul
posta ofisinde pul satmak
istiyor. Mary, aynada kendine
gülümseyip duruyor.

Ve ben,
Ben lavaboya işiyorum
hissettiğim bir
sonsuzlukla.

Şiir, bir şiir teorisi anlatıyor okuyucuya. Şiir okurken cıvıl cıvıl kuşları, gürleyen gökleri, bahar çiçeklerini ya da hüzünlü simaları okumayı bekliyoruz. Fakat birkaç kişinin tuhaf aktivitelerini, deneyimlerini okuyoruz. Hemen ilk dizede bedene dönüyoruz: Buck’ın başı ağrıyor. Sonra ağızda bir yanma hissi var. Sylvia da tartılıyor, bedeninin ağırlığını ölçüyor yani. Hem de çıplak şekilde. Bedenden başka hiçbir şeyi yok. Ne kadar madde ile ilgili bir yerde olduğumuzun farkındayız değil mi? Gary borçlu. Neden? Hayatını mı yaşadı? Ya da bu borç sırtına bir yük gibi biniyor mu? Taşıyor mu onu? Sonraki dize öylesine şeylerin arasına serpiştirilmiş şairane bir ifade. Şiir, paratonerlerin ışığı çekmesi gibi, zihnin düşünceleri ve ilhamı çekmesiyle ortaya çıkıyor. Bu süslü düşüncenin dünyevi tadımlar arasında ne işi var? Karısını dövmek isteyen bir adam var sonra, bu kadar. Dehşet içinde kaldık. Hemen sonra korku. Kendinden bile korkan bir korkak adam var. Ray, domatesleriyle konuşacak kadar yalnız, konuşmak da ne kadar fiziksel bir aktivite. Paul, bir maddeyi (pul) satıp bir maddeyi (para) elde etmek istiyor. Çok ufak, basit bir hayali var işte. Mary’nin aynada kendine gülümsemesi çok normal olabilirdi, “durmadan” yapıyor olmasaydı bunu. Delirmiş olabilir mi?

Ve ben, diye devam ediyor şair. Çok büyük bir cümle kuracak, işte artık çok şairane bir şey söyleyecek diye bekliyoruz… Ama belki de en aşağılık ve en ayıplı, en hayvani aktivite geliyor. İşemek. Fakat bir sonsuzluk hissiyle. Bu bir rahatlama mı? Kurtulma mı? Cinselliğe dair bir sembol mü? Her neyse ne, beklediğimiz o cümle değil yine.

Simic, şiir okumaya oturduğumuzda, hem de göze böylesine düzenli görünen bir şiiri okumaya başladığımızda beklediğimiz şeyi fark etmemizi sağlıyor. O klasik şeyi beklemiştik. Renkleri, duyguları, yalnızlığı, aşkı, kaosu, huzuru, manzaraları ve birçok şey daha. Ama hiçbirini bize vermedi. Ve bize bunu beklediğimizi fark ettirdi. İşte verdiği şiir teorisi dersi bunu düşündüğümüz anda başlıyor. Sorun kelimelerde mi? Anlatılan davranışların sıradanlığında mı? Hayır. Sorun, yani mesele demek istiyorum, beklentilerimizde. Hiçbirimiz düşünürken; konuştuğumuz dilden, yaşadığımız kültürden, taşıdığımız tarihi gelenekten kopamıyoruz. Bu yeni bir fikir değil, aksine fikirlerin en eskilerinden birisi. Bu şiir bize bunu öğretiyor.

The Garden of Earthly Delights’ı okuduğumda ilk şunu düşündüm: Gündelik hayatın, şiire konu olacak kadar, yani sandığımızdan çok daha önemli olduğunu mu anlatıyor? Yoksa şiirin gündelik hayatı konu alacak kadar, yani sandığımızdan çok daha sıradan olduğunu mu? Hakikati günaşırı yeniden keşfetmek gerektiğini söylerken vurguladığı şey sanırım birincisiydi. Yine de emin olmadığımı belirtmeliyim.

Simic, bize şiir okurken hiç de farkında olmadan birçok beklenti içinde olduğumuzu, ama modern şiirin tüm bu beklentileri aştığını, onların üstünde değil de onlardan çok farklı bir yerde durduğunu anlatıyor. Bize şiir okumayı öğretiyor. Biraz düşününce de bunun şiiri de aşan bir yaşam biçimi olduğunu hemen fark ediyoruz. Ya da şiirin kendini daima aşan ve yaşamın tamamına ait bir şey olduğunu. Hemen.

Yorum bırakın