Çeşitli uyuşturucu maddeler kullanan sürücüler her sene binlerce can alıyor. Cezası da dünyanın her yerinde hayli yüksek. Ancak yerini çok daha tehlikeli bir şeye bıraktı: telefona bakarak yürümek.
Ben küçükken babam, okuldan eve yürürken kulaklık takmamı çok sert bir şekilde yasaklamıştı. Halbuki etrafa bakıyordum, tehlike nerede anlamadığımı hatırlıyorum. Duymak mı daha önemli görmek mi? Bence görmek. Sarhoş sürücüleri tehlikeli yapan da etrafı doğru şekilde gördüklerini sanmaları, ancak görmemeleri. Fakat cezaları, kontrolleri, yaptırımları var. Caddelerde alkol kontrolü yapan trafik polisleri, dolgun miktarda cezalar var. Ama sanıyorum telefona bakarak yürümek işi, hepsinden daha tehlikeli.
Bir kere trafikte yayalar, araçlar gibi muamele görmüyor. Bir hata yaptığınızda, kurallara uymadığınızda ceza almıyorsunuz. Son raddede ölmek dışında. Devletler de antik bir trajedi unsuru gibi bu ölümlerin yayalar için yeterli dersler olacağını düşünüyor olabilir. Telefona bakarak reels kaydırırken ya da mesajlaşırken trafik için en önemli olan duyuyu, görüşümüzü kaybediyoruz. Bu kulaklık takmaktan da alkollü araç sürmekten de daha tehlikeli değil mi?
Sarajevo sokaklarında bunu düşünerek yürürken daha geniş bir noktaya evrildim sanki. Neden etrafa bakmıyoruz? 15-16 saat süren uzun araba yolculuklarında hiç sıkılmadan dışarıyı seyrederdim. Şimdi de her yolculukta -uyumadığım sürece- etrafı seyrediyorum. Bu da bir şeyi fark etmemi sağlıyor: kimsenin etrafını izlemediğini.
Etraf: yanlar, taraflar, çevre, bir kimsenin sürekli ilişkide bulunduğu kimseler, yakınlar, muhit demek. Allah Teala’nın “Oku” emrini kainatı da okumak olarak yorumlamayı çok iyi biliyoruz. Neyi bu kadar zor ki? Yürürken ya da otururken, dışarıda ya da içeride, sağa sola öne arkaya bakmak, durup incelemek, neyin neden ve niçin olduğu yerde olduğunu düşünmek. Bahçeden komşu bahçelerini izlemek hayatımızı kolaylaştırmayacak mı sanıyoruz? Yaratılan her şey, kainatın tamamı ayetlerle doluyken onları okumamak neden? Böylece tüm duyularımız paslanıyor. Duyularımız paslanınca duygularımız da paslanıyor.
Tüm anneler çocuklarının onları seslenirken duymamasından şikayetçi. Tüm işçiler patronlarının kendi çalışma şartlarını anlamadığından şikayetçi. Tüm halklar hükümetlerinin sokakların halini ve hayatları anlamadığından şikayetçi. Hepsinin sebebi etrafa bakmamak. Basitçe sağa sola bakmaktan bahsetmediğim anlaşılmıştır umarım. Çevreye, insanlara bakmak, kollamak, yoklamak, dinlemek, tüm bunları düşünerek yapmak, anlamak.
Peki başta sorduğum soruyu cevaplayayım: neden ve niçin bakmıyoruz? Nedeni şu: Suçun tamamı bizde değil. Etrafa bakmamamız, herhangi bir şeyi fark etmememiz için kurulu dünya düzeni. Küçük ekranda video kaydırırken beynimiz hipnotize olmuş gibi bir tepki veriyor. Bırakmak istesek de bırakamıyoruz ya hani çoğu zaman. Telefondan kafamızı oldu ya kaldırabildik diyelim, dışarısı da aynı. Devasa reklam panoları, ışıklar, büyük ekranlar her yerde. Arabaların üstü, trafik lambaları, apartman kapıları afişlerle dolu. Sanıyorum ki madem her yerde aynı durum var, uyaranlar kanser hücreleri gibi ekrandan tüm dünyaya yayılmış, biz de kendi tercih ettiğimiz küçük ekranda kişiselleştirilmiş hipnotize edici akışı tercih ediyoruz. Telefonda bize, ilgi alanlarımıza ve hobilerimize özel reklamlar varken neden dışarıdaki herkese hitap eden reklamları izleyelim ki? Niçin’e gelince de cevap çok çok çok basit: uyuşmak, düzenin sorgusuz sualsiz parçası olmak.
Modern tüm hastalıkların müsebbibinin basitçe etrafa bakmamak olduğunu iddia ediyorum. Etrafın, bakmanın ve etrafa bakmanın tanımını da kendimce yaptığımı düşünüyorum. Yanında bir de yürüme işini çözdük mü tamam.
Yorum bırakın