Prens Hamlet’in derdi ne: “Uyumak, ama düş görebilirsin uykuda; o kötü!”

Danimarka Prensi Hamlet’in Trajedisi edebiyatçılara göre hem hakkından çok ilgi görüyor hem de hak ettiği ilgiyi bir türlü göremiyor. Shakespeare’in en uzun oyunu bu, Prens Hamlet de tüm karakterleri arasında en çok konuşan kişi. Johnson, Shakespeare’in karakterleri yoktur, onun sahnesinde insanlar vardır, derken Hamlet’ten de bahsediyordu. Doğal olarak.

İngilizce kurgulanan metinlerde bir karakter olarak İncil’deki Jesus’tan sonra en çok atıf yapılan küçük prens Hamlet’i özel kılan birkaç şeyden ve ünlü tiradından bahsedeceğim.

Hamlet, sahnede kendi kendine konuşur ve kendi sesini beklenmedik bir şekilde duyar. Kafasının içinde başka birisi konuşuyor da onun dilini kullanıyor gibi, kendini duydukça düşünür ve değişir. Bu kendi kendini duyma, “overhearing himself” Shakespeare’in icat ettiği bir teatral araç. Ne işe yarıyor? Karakterin sahnede, gözümüzün önünde gerçekleşmesine, ve kendi kendini icat etmesine. 

Amca Claudius Kral Hamlet’i kulağından bir zehir dökerek öldürür, sonra Prens Hamlet’in annesi Kraliçe Gertrude ile evlenir. Hamlet’in amcası, babası olur birden. Yine de Hamlet hala prenstir. Öyle mi? Annesi mi yengesi oldu yoksa amcası mı babası? Kendisi tahtın uzak bir akrabası mı yoksa varisi mi artık? İşte bu yeni sistemdeki rolünü ararken kendini tamamen kaybeder, her şeye olan inancını ve güvenini de öyle. Ve kendini öldürmek ister. Yapamaz. 

Hamlet’in kendini öldürememe sebebi, bütün acılarının da sebebi. Ölümden sonra ne olduğunu bilmemek.

Var olmak mı, yok olmak mı, bütün mesele bu!
Düşüncemizin katlanması mı güzel,

Zalim kaderin yumruklarına, oklarına,
Yoksa diretip bela denizlerine karşı
Dur, yeter! demesi mi?

Yaşamak ve ölmek arasında kalan prens, bu ikilemin kendini acıya mahkum eden tek şey olduğunu fark etmiş. Kaderin getirdiklerine direnmek her gün uyanarak, ya da onurlu bir “yeter” ile bitirmek ve kazanmak mı?

Ölmek, uyumak sadece! Düşünün ki uyumakla yalnız
Bitebilir tüm acıları yüreğin,
Çektiği bütün kahırlar insanoğlunun.
Uyumak, ama düş görebilirsin uykuda; o kötü!
Çünkü o ölüm uykularında,
Sıyrıldığımız zaman yaşamak kaygısından,
Ne düşler görebilir insan, düşünmeli bunu.
Bu düşüncedir uzun yaşamayı cehennem eden.

Ancak bitince kazanacak mı? Kazanmak, yani huzura kavuşmak. İşte Hamlet’i Hamlet yapan soru bu. Ölmek, uyumak gibi. Fakat ya sonrasında daha kötüsü varsa? Dünyanın acılarından daha büyük bir şey olmadığının garantisi ne ki? Onun için hiçbir şey. Ne kadar dehşet verici bir krizin içinde olursa olsun, ölümden sonrasının var olacağının bilincinde. 

Yoksa kim dayanabilir zamanın kırbacına?
Zorbanın kahrına, gururunun çiğnenmesine,
Sevgisinin kepaze edilmesine,
Kanunların bu kadar yavaş
Yüzsüzlüğün bu kadar çabuk yürümesine.
Kötülere kul olmasına iyi insanın
Bir bıçak saplayıp göğsüne kurtulmak varken,
Kim ister bütün bunlara katlanmak
Ağır bir hayatın altında inleyip terlemek,
Ölümden sonraki bir şeyden korkmasa,

İşte dünya. Kahırla, ezilmeyle, kepazeliklerle, kanunsuzluk, yüzsüzlük ve kötülükle dolu bir yer. Hamlet için yaşanası hiçbir yanı yok. Her şeye rağmen ölümden sonrasından korkmak onu hayatın daha iyi bir ihtimal olabileceğine ikna ediyor.

O kimsenin gidip de dönmediği bilinmez dünya
Ürkütmese yüreğini?
Bilmediğimiz belalara atılmaktansa
Çektiklerine razı etmesi insanı?
Bilinç böyle korkak ediyor hepimizi:
Düşüncenin soluk ışığı bulandırıyor
Yürekten gelenin doğal rengini.
Ve nice büyük, yiğitçe atılışlar
Yollarını değiştirip bu yüzden
Bir iş, bir eylem olma gücünü yitiriyorlar.

Bilinç, Hamlet’in hastalığıydı. İnanç değil. Kendini Danimarka Sarayında hiçbir yere konumlandıramamasıyla başlayan yersizlik, tüm dünyasına yayıldı ve kendi zihninde varlığını sorgulamaya başladı, bu sorgular da her şeye karşı duyduğu derin bir güvensizliğe. Kendine, duyularına dahi. Bilinç hastalığının semptomları: güvensizlik, korku, eylemsizlik. Bilinç, Kral Hamlet’in başına geldiğine benzer şekilde, Prens Hamlet’in kulağından fısıldayarak zehrini akıtır. Ölümden sonra ya öncesinden daha kötüsü varsa? 

Danimarka Prensi Hamlet’in ünlü tiradı işte bu anlama geliyor. Var olmak mı yok olmak mı, yani bilincin kulağımıza fısıldadıklarını savruşturup sağlam adımlar atmak ve hayatta kalmak mı; yoksa hep sonrasından, sonrasından ve sonrasından korkarak yaşarken ölmek, ya da kimsenin gidip de dönmediği bilinmez dünyaya yelken açmak mı?

Ölümden sonra ne olduğunu ben biliyorum. İman edip salih amel işleyenler için varılacak yerlerin en güzeli, her tarafından ırmaklar çağlayan, nimetlerle dolu, korkunun ve hüznün olmadığı, gölgeleri ve yiyecekleri bitmeyen ağaçların etrafında yüksek köşkler, altınlar ve inciler, ipek elbiseler, mücevherlerle işlenmiş tahtlar var. Kafirler içinse yakıtı insanlar ve taşlar olan cehennem ateşi. Bu kadar basit. Hamlet’in terazisi yazık ki bu sıkleti çekemedi. Ahirete inanmamanın insanı ne boşluklarda sürüklediğini bize gösterdiği için Shakespeare’e teşekkürler.

Yorum bırakın