İyi ki doğdun Shakespeare, sevenlerine Allah sabır versin

William Shakespeare, 1564’te, 23 Nisan’da, tam 52 sene sonra öleceği günde doğdu.

Stratford-upon-Avon’da, pek önemli bir adamın en büyük oğluydu. Burada King’s New School’da okudu, 18 yaşında evlendi. Onun gerçek olup olmadığına, yani, Shakespeare diye birinin hiç yaşayıp yaşamadığına dair magazinsel spekülasyonlarla ilgilenmiyorum. Sanıyorum ki buna gerek yok. Çünkü “bizi icad edip bizi bize anlatan,” aynada gördüğümüzü ve görmediğimizi önümüze seren; aşkı, ihaneti, ikilemi, dostuluğu, akrabalığı, Roma’yı, İskenderiye’yi, hayata ve doğaya dair olanları gören bu kişi, bu şey, bu algı fikrimce bu tatlı şüpheden pek uzak. Onun hakkında konuşmak için buna ihtiyacımız olmadı, olmayacak. 

Shakespeare, yalnızca bir sosyal sınıf için -düşük veya yüksek- yazmıyordu. Oyuncular için, ve gözü kulağı olan herkes için yazıyordu. Hem ortağı hem aktörü hem de yazarı olduğu Lord Chamberlain’s Men’de – ki sonra King’s Men olacak- her iki senede bir yazdığı oyunlarında da bunun yankısı çok açıktı. Kendini bir dahi olarak görmediği kesin. Hatta diyebilirim ki bir tüccar olarak görmediğinden daha kesin. Bir profesyoneldi. Ustaydı. Oyunları devamlı oynanıyor, bazı rolleri kendisi oynuyor, aktörler onun oyunlarını ezberledikçe yazıya geçiriyor ve dağıtıyordu. Bir dil yazıyordu. İngilizceyi kullanmasındaki ustalık yalnızca kelime seçimlerinde, bugüne kadar süregelmiş atasözlerinde, hakaretlerinde, ya da serenadlarında değil. Monologlarına sığdırdığı dünyalarda, o ikircikli seslerde aslında. Onun karakterleri konuşmazken hatta sahnede değilken de oyun sergilemeye devam ederler. Derinlikleri gerçektir. Aşk, kıskançlık, yaşlılık ve gençlik, ölüm ve doğum, ahlak, ikilem gerçektir ve tüm dilleri, kültürleri ve zamanları aşkındır. 

Onu o yapan şeyi fark ettiğim andan bahsedeceğim. Shakespeare dersimin sınavında Romeo ve Juliet hakkında bir paragraf yazdım. Bence Shakespeare, oyunu aşkın dahi yenemeyeceği bir derecedeki nefret ve şiddeti anlatmak için yazmıştı. Aşk görünürde kesinlikle kaybediyor; aşıklar, hatta aşkı küçümseyen Mercutio bile aşk için ölüyordu. Ancak nihayetinde aşıklar ölüp de herkes barışınca bence yine de aşk kazanmıştı. Romeo ve Juliet ölmüştü ama beraber ölmüşlerdi. Yan yanalardı ve ben bu sonuçtan da mutluydum. Bu, hocanın sınav kağıdımın yanına yazdığı şeyle değişti ama: Peki sence değdi mi? Değdi mi? Değdi mi? Çok üzgünüm ama değmedi dedim ben de kendi kendime. Değmedi ya! Yaşamalılardı, kaçmalılardı. Çünkü Verona’da nefret ve ölüm bitmeyecek ya. Belki bir süreliğine duracak, ama her şeyden habersiz uşakların bile birbirini öldürdüğü bir dünyada nefret biter mi? Hiç! Hiç değmedi, ah yaşasalardı… 

Aynı şeyi Antony ve Kleopatra için düşündüm, ama onlar ölmelilerdi elbette. Antony için ölmek yapabileceği an asil ve en Romalı şeydi. Antony öldükten sonra Kleopatra’nın ölmemesi ayıp gibiydi. Bir an önce o da ölmeliydi. Deneyimli, çok suçlu ve olabildiğince performatif aşıklara yaşamaktansa ölmek yakışıyordu. Romeo ve Juliet’in ölümü beni kahrederken Antony ve Kleopatra’ya yaşamayı yakıştıramamıştım. İşte Shakespeare bu herhalde dedim bu düşüncelerin sonunda. Aşka ölümü ve yaşamı giydirebilir. Pek de yakıştırabilir. Ölümsüz aşklar var da ölmeyen aşık var mı zaten? O yüzden Shakespeare. 

Henüz insanken insana ne kadar da çok yaklaşabilmiş. İnsan denen şeyin içinde kayboluvermiş. E aşar tabii.

Yorum bırakın