Domatesler

domates

Takvimler haziranın ortasına geldiğinde domatesler daha fazla güneş ışığına dayanamaz, daha da sıcak kokamayacak hale geldiklerinde dallarından düşüp yere kendilerini bırakıverirler. Acele edip çürümelerine izin vermemek gerekir, düşmeden tutmayı öğrenmeli ya da düştüklerinde mutlaka orada olmalı. Ben bir süredir serada çalışmıyorum. Ancak ölmeden son birkaç domates toplamayı da kafama koydum. Öylece gidecek değilim ya. 

Haziranın ortasıydı, serada domateslerin arasında geziniyordum. Alfonso’nun mesaisi henüz başlamamıştı. Bu da şu anlama geliyor: onun mırıltıları ve kıkırtıları başlamadan doyasıya bir saatim var. Ben ve domatesler. Bu kadar. Bir de içeri girdiğimden beri peşimden ayrılmayan güvenlik görevlisi.

“Bana öyle bakmaya devam edecek misin?”

Etti. Sonra da beni rahatsız etmek için sabırsızlandığını kanıtlayan bir hızla seslendi.

“Hâlâ adını söylemedin.”

“Geçen seneye kadar burada çalışıyordum dedim ya sana!”

“Yine de adını bilmem gerekiyor. Deftere yazmalıyım.”

Derin bir nefes aldım. Zaten çok sıcaktı.

“Adım Ömer. Öööö-meerrr. Yazamayacaksın zaten. Kırk yıl burada çalıştım, bir kere bile doğru yazamadılar. Alfonso’nun arkadaşı yazabilirsin.”

Sonunda kendince beni korkuttuğunu sandığı sahte çatık kaşlarını rahat bıraktı ve güldü. 

“Öyle desene!”

Arkasını dönüp gitti. Domateslerle baş başa kaldık.

Domateslerin tam mevsimiydi. Güneş, kağıt kesiği gibi yanaklarımı acıtıyordu. Seranın naylon tavan kumaşı güneşin beni yakmasını engelleyemezken domatesler için yeterince ışığın girmesini engelliyordu. Yazık, diye düşündüm. Domateslere ancak güneşin keskin ışınları o kıpkırmızı rengi verebilir. Öyle ki gölgeleri bile toprağa kırmızı düşer. Kırmızı kokarlar. Toprak, güneş, kırmızı renk ve ekşi tohumların karışımından bir kokuları olur. Domateslerin güneşle bozulmaya gelmeyecek bir ilişkileri vardır. Bu ilişkiden her ikisi de faydalanır. Güneş domateslere eşsiz rengini verir, domatesler de güneşin düğünü yaz mevsiminin kokusunu. Bu ilişkide domatesler insanlara çok benzer. Hava güneşli olduğunda bizim içimizde de güneşi görmek için karşı konulamaz bir istek doğar. Domatesler gibi güneşin altında kızarırız. Olgunlaşırız onlar gibi. Ama domatesler insanlardan daha kullanışlı, bu bir gerçek. Güneşin altında durdukça renklenip kokuyorlar. Biraz daha dursa kuruyup pişiyor bile. O zaman tadına doyum olmaz işte. Nasıl da her şekilde lezzetli oluyorlar. Pişirip kavanozlarda saklıyoruz, yetmiyor sos yapıyoruz. Bunu en iyi italyanlar yapar. Belki de bu yüzden çok mutlular.

Normalde nisan oldu mu domatesler çiçeklenir. Çiçekleri sapsarı olur. Yaz geldiğinde de domatesler toprak ve çürük kokar. Ucuz olurlar. Ben şahsen ekonomi uzmanı değilim, elbette, ama her yerde daha ucuz olurlar. Kışın domates yemek sınıfsaldır, zengin değilsen yazın dizini kırıp domatesi pişirir kaynatır ve kavanozlarsın, onu da kışın yersin. Yazınsa herkes domatesleri özgürce yiyebilir. Çiğ, pişmiş, ya da en iyisi taze bir ekmek diliminin üzerinde biraz zeytinyağı ve tuzla. Roma’ya ilk geldiğimde domateslerle yapılan şeyleri görüp kendimden geçmiştim. Domates salçası, domates püresi, domates sosu, konserve bütün domates, konserve rendelenmiş domates, konserve domates çorbası… Alfonso burada İtalyanların en sevdiği domates yeme şeklinin biraz tuz ve zeytinyağıyla tavada kızartmak olduğu konusunda oldukça ısrarcı.

Bense gençken domateslerden nefret ederdim. 16 yaşında öylesine bir gün ellerimi öyle şişirip kaşındırdılar ki… Annem salataları hep bana yaptırırdı. Başka hiçbir şey yapmama izin vermezdi. Salataya domatesleri doğradığımda ellerim öyle kaşınırdı ki bir havlu bulup ellerim yanıp uyuşana kadar zımparalar gibi ona sürterdim. Annem “Başka bir şeyle ilgilen,” derdi. “O zaman geçer.” Ben de ellerimi doğrayıp salataya katmamak için dişlerimi sıkardım. 

Alfonso için domatesler çok daha farklı anılar canlandırıyordur tabii. Ben bir dağın başındaki köyde büyürken o her gün dalgaların sesiyle uyanıyordu. Arkadaşları vardı. Hayatında hiç, bir kere bile domatesler yüzünden kaşınmamıştı. Domatesler Alfonso’ya yüzünün güzelce yanacağını ve saçlarının renginin açılacağını hatırlatmaktan başka hiçbir şey yapmamıştır sanıyorum. Domateslerin kokusunu alınca arkadaşlarıyla kuryecilik oynayıp topladıkları taşları ve çiçekleri adrese teslim edeceğini hatırlar. Okulun tatil olduğunu, akşama kadar bisiklet süreceğini hatırlar. Erkenden uyanıp çirkin yeşil ekoseli okul formasını giymeyecektir artık. Annesi sahanda yumurtasını hazırlamıştır bile.

İkimiz farklı domatesler yedik hep. Annem domatesleri doğrar, robottan geçirir, kaynatır ve kavanozlardı. Kabuklara da hiç acıması yoktu, çöpe atıverirdi. Domateslere resmen işkence ederdi. Ne zeytinyağı ne tuz ne de peynir. Sadece domatesler, ama öyle pişmişler ki tatları kalmamış. Mutfak masasındaki büyük meyve tabağında domates hiç olmazdı. Domatesler sadece parçalanmak ve pişmek içindi. Alfonso ise domatesleri eline alır ve öylece ısırırdı. Bazen yıkar, üstüne tuz döker ve üzerindeki beyaz tişörte çekirdeklerini döke döke yerdi. Yüreğim ağzımda izlerdim onu. Bir domatese bu yapılır mı!

Birden tanıdık mırıltılar ve kıkırtlar duyuldu. Alfonso bana doğru yürüyordu. Aceleyle. Yeni uyandığı her halinden belliydi.

“Neee işin var burada he?”

Endişeliyken aksanının ortaya çıkması komikliğini hiç kaybetmedi.

“Bu haftayı kaçırmak istemedim. Kıpkırmızı olup olgunlaşıyorlar. Kaçırır mıyım?”

“Kafayı mı yedin? Fare gibi domates koklayarak mı ölmek istiyorsun? He?”

“Sakin olsana, yaklaşmadım bile işte.”

“İyi, uzak dur. Hep kaşınırdın zaten. İnsan domatesten nasıl kaşınır? He?”

Gülüp uzaklaştı. Sorunun rahatsız ediciliği etrafımı bir balon gibi kapladı. Görmezden geldim. Alfonso oturmam için beyaz plastik tabureyi bana uzattı. 16 yaşından beri her yaz domatesler yüzünden kaşınsam da iki sene önce ciddi bir atak geçirip alerji teşhisi aldığımda o yanımdaydı. Etkisinden hâlâ çıkamamış olacak ki endişeliydi. Şimdi domates çalılarının arasında yürürken etrafı kokluyor, olgunlaşmış bir domates arıyordu. Birden elini bir yaprağın altına attı ve şişko bir domatesi oradan çıkarıverdi. Oturduğum yerden seslendim.

“Alfonso!”

“He?”

“İyi buldun. Bir ısırık al bari!”

Güldü. “Yoook olmaz. Sen yemiyorken ben de yemem.”

Ben de güldüm. Zamanın bizi düşürdüğü durum komikti. Çocukken önümde domatesleri suyunu döke döke ısırırdı, ben de ortadan ikiye çatlayıverecek gibi olurdum. Şimdi ise yemiyordu.

“Ye işte ne olacak!”

Duymazdan geldi. Bacakları çalıların arasında yok olmuştu. Artık görünmüyordu. Orada, çalıların ve domateslerin arasında olmayı çok seviyordu. Oraya aitti. Domatesleri seven bir İtalyan. Hayır, domateslere bayılan bir İtalyan. Bense ona benzemiyorum. Domateslerin tadına bakamıyorum. Ama hatırlıyorum. Ellerimin kaşıntısını, toprak tadını hatırlıyorum. Bayat ekmeğin üzerinde domates salçası yediğimi hiç unutamıyorum.

2 yanıt

  1. sare Avatar
    sare

    çok guselllll olmusss ellernize sağlıkkk

    Beğen

    1. kevser kablan yılmaztürk Avatar
      kevser kablan yılmaztürk

      tsk ederim ablasının gülü

      Beğen

sare için bir cevap yazın Cevabı iptal et