Def’ül Ahzân: Hüzünden kurtulmanın aklî yolu – el-Kindî

Yakub b. İshak el-Kindî, 9. yüzyılda Bağdad’da rüşdünü ispatlamış, Beytülhikme’de yapılan çeviri faaliyetlerinin musahhihliğini üstlenmişti. Hakkında çok bilgiye sahip değiliz, ancak kendisi yüzlerce eseriyle çoğu şey hakkında engin bilgiye sahip. İslam tarihinin ilk psikolojik / terapi amacıyla yazılmış kitaplarından, kısa fakat etkili Def’ül Ahzân risalesinde hüzünden kurtulmak için birkaç kısayol veriyor. Bunları inceleyeceğiz.

Sebebi bilinmeyen hiçbir elemin şifası mevcut değildir.” diyerek başlıyor söze, ve sonra hüznün tanımını yapıyor: Hüzün; sevilen şeylerin kaybedilmesi veya arzulanan şeylerin elde edilememesi sebebiyle ortaya çıkan nefsânî bir acıdır.

Hüznün tanımı sevilen şeylerin kaybedilmesi olduğuna göre, şifası da kaybolmayacak olan şeyleri sevmektir. Geçici dünya nimeti yerine kalıcı ahiret nimetini, güzel ahlâkı ve aklî erdemi sevmek. Çünkü mahlûkâtta süreklilik yoktur, Allah ol der var olur, yine ol der yok olur. Sürekli olan yalnızca Allah’tır.

Kindî bir hikâye anlatır: Bir gemi, bir yolculukta bir adaya uğrar. İhtiyacını giderenler gemiye dönerken adayı gezmek ve oradan bir şeyler almak isteyen kişiler ya gemiye gecikir, ya da yetişemez. Gecikenler oturacak yer bulamaz, ellerinde aldıkları ile yol boyu ayakta dikilirler; adada kalanlar ise açlıktan ölürler. İşte geçici dünya nimetinin peşinde olanların hali böyledir.

Nefsânî elemlerin bir çeşidi olan hüzün, tıpkı bedenin terbiyesi ile fiziksel acıların yok edilmesi yahut azaltılması gibi, ruhun terbiyesiyle azaltılabilir. Bu terbiye de güzel ahlâk, güzel alışkanlıklardır. Kişi güzel ahlâklı dostlar edinmeli, güzel ahlâktan kendisi de uzaklaşmamalıdır. 

Bu alışkanlıkları eğitmenin bir yöntemi, kişinin başına gelen musîbetleri doğal karşılamasıdır. Bunların doğal olduğunu kendine telkin ederek zihnini eğitebilir. Ziya Paşa “Âsûde olam dersen eğer gelme cihâne / Meydâne düşen kurtulamaz seng-i kazâdan” demişti. Dünyaya gelen her insan musibetlerle karşılaşacak, iki musibet arasında neşe bulacak yâhut iki neşe arasında hüzünle boğulacaktır. Kindî, tekrar bir hikâye anlatır. Büyük İskender, kendi cenazesini planlarken annesinin keder içinde boğulmasından endişelenir. Buna bir çare bulur: cenazesine hiç hüzünlenmemiş kişilerin gelmesini vasiyet eder. Hak vuku bulup da cenaze gerçekleşince kimse gelmez. Böylece annesine dünyada hüznün uğramadığı kimse olmadığını gösterir. Bu farkındalık, onun acısını hafifletecektir.

Hüzünden bahsederken ölümden bahsetmemek olmaz elbette. Anne karnından ayrılıp dünyaya gelmemizi asıl doğumumuz sanarız, hâlbuki asıl doğumumuz bu dünyadan gidip ahiret yurduna varışımızdır. Kindî, kısa risalesini nihâyete erdirirken bundan bahseder. Ölüm, “daha yüksek bir doğumdur” onun deyişiyle. İnsan neden ölümden korkar? Kralları köleleştiren duygular olan kontrolsüz şehvet, aşırı öfke ve akıl noksanlığı sebebiyle.

Hastalıkların en tehlikelisi nefsin hastalıklarıdır. Zira onlar insanı yalnızca bu dünyada değil, ötekinde de mahkum eder. İki cihan saadetinin şifresi de bu nefsânî zayıflıklardan kurtulup ruhen ve bedenen hür olmaktır. Allah Teâlâ, biz kullarından geçici olanları alırken, kalıcı nimetini bahşeder, biz bilmeyiz. Şer bildiğimizde elbette bir hayır vardır. O dilediğine verir, dilediğinden alır. 

“Onlardan bazı kimselere verdiğimiz dünya hayatının süsü ve debdebesinden ibaret olan geçimliklere gözün kaymasın! Biz bu nimetlerle onları imtihan ediyoruz. Unutma ki, Rabbinin senin üzerindeki nimeti ve âhirette sana vereceği rızık hem daha hayırlı, hem çok daha devamlıdır.” Tâ-Hâ, 131

Tüm hüzünlerden uzak olmak duasıyla.

ilgilisine: risalenin orijinal metnine buradan ulaşabilirsiniz.

Yorum bırakın