İşbu metin, 5 Aralık 2023 tarihinde, Boğaziçi’nde (halen dilbilim okuduğum senelerin sonuncusunda) Türk Dili ve Edebiyatı bölümünden aldığımTürk Edebiyatında Öykü dersinin ara sınav olarak verilen ödevidir. Ödev olması hasebiyle öykünün tamamına ve tüm inceliklerine dair geniş bir analiz olmaktansa seçilmiş tema üzerinde durulması tercih edilmiş bir bütündür. Bu kriter göz önünde bulundurularak okunması temennimdir. Final sınavına girmediğim için de bu güzelim dersten kalmışımdır. Olsundur.
Ek olarak, öyküyü buradan okuyabilirsiniz.

Türk Edebiyatında modernist akımın öncülerinden olan Yusuf Atılgan, eserlerini 1950-80 seneleri arasında üretmiştir. Postmodernizmin başlangıcı sayılabilecek bu dönemde Atılgan’ın eserleri de postmodern edebiyata ilham veren eserler arasında kabul edilebilir. Bunun başlıca sebepleri arasında modern ve postmodern yazarların dış dünyadan uzak bireysel temaları ele almaları, okuyucuyu zorlayan biçimler kullanmaları başlıcadır.
Atılgan’ı edebî düzlemde Ahmet Hamdi Tanpınar ile Oğuz Atay arasına yerleştirmek mümkündür. Tanpınar Atılgan’ın hocasıdır. Atılgan ona hayran olsa da “dalga dalga açılan, yoğun ve aydınlık üslubuyla Tanpınar, kısa kesik tutuk diliyle Atılgan” birbirinden ayrılır. Atay ve Atılgan’ı birbirinden ayıran asıl nokta ise işledikleri temaların yoğunluklarıdır. İkisi de yabancılaşma temasını işler ancak Atılgan yabancılaşan kişilerin toplumla ilişkilerini ve dış dünyayla yaşadıklarını konu alırken Atay, “delilik sınırlarında yaşayan sıkıntılı ruh hallerine sahip bireyleri anlatır.” Atılgan modernist yazarlar arasında öne çıkarken Atay, postmodern edebiyatın ilk temsilcisi kabul edilir.
Yusuf Atılgan’ın eserlerinde modern temalardan bireyselcilik, yalnızlık, aykırılık işlenir. Bodur Minareden Öte (1960) derlemesinde yayınlanan Saatlerin Tıkırtısı hem içerik hem üslup açısından modernizmin sayılan özelliklerini taşır. Hikâyede işlenen bireysellik, gerçeği şekillendirme, yabancılaşma gibi temalar modern anlatının bir örneğidir.

Hikâyeyi, kendi sıkıntısını bir saatçi dükkanının yansımasıyla aktarmak isteyen konuşmacının ağzından dinleriz. Konuşmacı bunu hikâyenin başında “… saatçinin hikayesini yazmak istiyordum.” ve sonunda “Yazmayacağım onun hikayesini.” diyerek açıkça belirtir. Hikâye boyunca anlatılan hissin sıkıntı olduğunu hep vurgular. Bunu hem kurgu unsurlarıyla (mekanın dar bir dükkan olması) hem üslupla (cümlelerin eksiltili ve kısa olması) hem de sıkıntı, sıkışmak kelimelerini tekrar etmekle sağlar.
Hikâye başladığında anlatıcı bir kahvede oturmaktadır. Etrafının sakin olduğunu anlarız. Kimse onunla iletişime geçmez. O da kimseyle iletişime geçmek istemez. Yüzünü bir saatçi dükkanının vitrinine dayamış içeriyi seyreder. Dükkanın içerisi konuşmacının iç dünyasını temsil eder. Dar ve karanlıktır. İçerideki tek hareket akrep ve yelkovanların kıpırdamaları; tek ses de onlardan çıkan tıkırtılardır. Dükkanın içinde yankılanan bu tıkırtılar, hayatın içinde hiç bozulmayan rutini temsil eder. Her gün aynı şeyleri aynı sırayla yaşamak, saatlerin aynı aralıklarla tıkırdamasıdır. Anlatıcı hikâyesini yazmaya başlar. Saatçinin adını uydurur, kafasında onu bıyıklı hayal ettiği için bıyıksız oluşuna şaşırır. Hikayesini tasarlar. Belediye başkanı saatçinin dükkanını kapattıracaktır. Sonra bu hikâyeyi yazmaktan vazgeçer. “Yalanmış gibi” olduğunu düşünür. Saatçiye ithamlarda bulunur. Ona yalancı der, hırsız der. Bencil der. Evli olduğunu ama çocuk istemediğini bilir. Saatçinin kendisini düşündüğünü hayal eder. Saatçiyle konuşmaya karar verir ama vazgeçer. Saatçiyle konuşursa kurduğu gerçekler yalanlanacak, hikayesi bozulacaktır. Anlatıcı kendi kendine bir gerçeklik kurmakta, buna zıt olan her şeyi önden reddetmektedir. Var olan ya da doğru olan bir gerçeklik yoktur, yalnızca anlatıcının kurduğu gerçeklik vardır. Gerçeği anlatıcı şekillendirir. Bireyin gerçeği şekillendirmesi modernist eserlerde rastlanan bir temadır. Birey topluma o kadar yabancı ve aykırıdır ki kendi gerçekliğini oluşturup onun içinde yaşar. Anlatıcı ilk kez dış dünyayla iletişime geçer ve aşçının çırağına saatçinin hırsız olup olmadığını sorar. Çırak, saatçinin hırsız olmadığını söylese de anlatıcı ikna olmaz. Çünkü onun kurduğu gerçeklikte saatçi hırsızdır ve aksi mümkün değildir o esnada.
Anlatıcı ve çırağın diyalogundan sonra hararetli bir iç monolog başlar. Bu kısmın harareti yalnızca konuştuğu şeylerde değil, kısa ve eksiltili cümle yapılarında da hissedilmektedir. Monologu hem anlarken hem okurken okuyucu da sıkılır, nefes nefese kalır ve anlatıcıya yetişemez. Anlatıcı kendi sıkıntısını belirtmek için saatçinin sıkıldığını söyler, sonra bunu kendisiyle bağdaştırması gerektiğini okuyucuya belirtir. “… saatçinin canı sıkılıyordur. (Ben de sıkıntılıyım burda.)” Hemen sonrasında hikâyenin ana fikrini ele verir. Saatlerin tıkırdaması yani hayatın değişmeyen rutini, iç sıkıntının asıl sebebidir. Dünyanın düzeni budur. Tıkırdama dursa iç sıkıntısı belki geçecektir, ancak durmaz. Saatçinin iradesiyle durmaz hem de. Çünkü her gün istemese de saatleri kurmaktadır. “İğrene iğrene yapar bu işi.” Kendi rutininden çıkamayan, kaçamayan insanı sembolize eder saatçi. Tüm gün sevmediği kaçamadığı tıkırtıları dinler, akşam evine gidince karısıyla yatar. Karısına sarılması bir “ödev”dir. Bundan zerre zevk almaz, heyecanlanmaz. Bunu da hemen sonrasında bir horoz almanın ona “heyecan” getireceğini düşünmesinden biliriz.
Karısına sarılmasının bir ödev olması ve bir horoz almanın ona heyecan getireceği düşüncelerinin art arda sıralanması, karısının onu cinsel açıdan heyacanlandırmadığının bir habercisidir. Atılgan’ın romanlarında rastladığımız yoğun cinsel temayı bu hikâyede yalnızca hayatın rutinliğinin anlatılmasında bir araç olarak görebiliriz. Başka bir okuma ise tüm hikâyenin ve tüm sıkıntının bu cinsel heyecanın eksikliğinden kaynaklanmasıdır. Aslında bu hikaye, karısıyla bu tür heyecanlar yaşayamadığı için hayatı çok sıkıcı olan, dükkanına kapanan ve her gün aynı şeyleri yaşayan, geceleri de hiç heyecanlanmadan uyuyan bir adamın hikayesi olabilir. Anlatıcının zihninde saatçi eve bir horoz alsa heyecanlanacağını düşünür ancak kümese yeri yoktur. Evde kümes koyacak yeri olmaması, saatçinin ve dolayısıyla anlatıcının kendi hayatındaki rutinden kaçmak istese de bunun için alanı olmadığını söylemektedir. Bunun için zamanı, mekanı, maddi imkanı olmayabilir. Ancak kaçmaya çalışacağını bilir. “Dükkandan fırlayacak… sımsıkı yakalayacaklar onu…delirdi diyecekler.” Anlatıcı burada dükkandan fırlayan saatçi olmak, rutininden kaçmak ister. Ancak ironik bir şekilde saatçinin kaçmak istediği yer de saatlerin yapıldığı yerdir. Yani ne kadar kaçacak olursa olsun saatlere gidecektir, iğrense de başka bir yer tahayyül edemez. Dükkandan kaçmak için kendisini de aşıp bir alan yaratsa da bu sefer toplum önünde duracaktır. Ona deli demekle kalmayıp sımsıkı tutacaklar ve bir yere gitmesine izin vermeyeceklerdir. Dükkanına geri sokacaklardır. Rutinine dönecek, her gün ve tüm gün saatlerin geçişini dinleyecektir. Dahası; bu hikaye anlatıldığında -ne de olsa bu bir hikayedir- ne anlatan ne dinleyen hiç acımayacaktır ona. “…aşçı çırağı anlatacak. Yüzünde bir üzüntü, bir acıma izi olmayacak. Benim de…” Çünkü toplum kendisinden olmayanı kabul etmemenin yanında, onu dışlamaktan ve cezalandırmaktan da suçluluk duymaz. Sonrasında anlatıcı kahveden ayrılır. Tuvalet ihtiyacını ifade etmek için sıkıştığını söyler ancak buradaki kelime seçimi, hikâyenin genel hissini yansıtan bir başka tekrardır. İlerler ve sonrasında bir ayakkabı onarıcısının dükkanını görür. Yeni hikayesini bulmuştur. İçeriye bakar, göremez. Böylece biz okuyucular saatçinin hikayesinin bittiğini anlarız ancak anlatıcı için yeni bir hikaye başlıyordur.
Hikâyede tekrar eden motif olan (leitmotiv yani) saat tıkırtıları modern kent hayatının bozulmayan, rahatsız edici rutinini, saatçi anlatıcıyı, saatçinin sıkılması anlatıcının sıkılmasını, dükkandan kaçması anlatıcının rutinden kaçmasını temsil etmektedir. Ek olarak horozun cinsel heyecanı temsil ettiğini ve hikâyede çok kısa yer kaplamasına rağmen en önemli vurgularından biri olduğunu düşünmek mümkündür. Anlatıcının; saatçinin hikâyesini yazmayı seçmesi, beğenmeyip evirip çevirmesi hikâye yazıcılığı hakkındaki düşüncelerini yansıtır aslında. İlk başta düşündüğü belediye başkanının hikâyesini yazmaz çünkü bu hikâye yalanmış gibidir, gerçek değildir. Belediye başkanı oraya gelemez. İnandırıcı olmaz. En sonda da ayakkabıcının hikâyesini yazmaktan vazgeçer çünkü yanlış anlatmaktan korkar. İki vazgeçişte de anlatıcının endişesi gerçek olmayan bir hikâye yazmaktır. Böylece yazılmaya değer tek hikâye gerçek olandır; bu da saatçinin kendi hikâyesini neden yazmadığının hikâyesidir.
Faydalanılan Kaynaklar
Gürbilek, Nurdan. “Taşra Sıkıntısı.” Yer Değiştiren Gölge, 43. Beyoğlu/İstanbul: Metis Yayınları, Mayıs 1995.
Oktay, Gülçin. “Modern Türk Hikâyesinde Postmodern Açılımlar.” TC YÖK Ulusal Tez Merkezi (320956), 2011. https://tez.yok.gov.tr/UlusalTezMerkezi/tezSorguSonucYeni.jsp.
Yorum bırakın