“Tek Suçumuz Yunanistan’da Türk Olmak”

Meriç Nehrinin batısında sessiz bir direniş var. Medeni akıllara sığmayacak bir zulme karşı direniş… Kendi topraklarında kendi dillerini konuşamayan, isimlerini haykıramayan Türkler var. Yunanistan’ın kuzeyinde yaşayan 150 binden fazla Türk, Lozan Anlaşmasında hakları garanti altına alınmış olsa da 2025 yılında hâlâ Türkçe konuşmak için, Türk olduklarını söylemek için, ve Türk olarak yaşamak için mücadele veriyorlar. Bu yazının konusu Yunanistan’ın 1920’den beri Müslüman Türklere uyguladığı sistematik kültür soykırımı.

1920 yılında Osmanlı İmparatorluğu artık Balkan topraklarının büyük kısmını kaybetmiş, buradaki hakimiyeti de yalnızca heybetli bir mazi olarak kalmıştı. Meriç, Rodop ve İskeçe illerini kapsayan Batı Trakya bölgesi de dahil olmak üzere bu toprakların çoğu önce Bulgaristan, sonra Sevr Antlaşması ile Yunanistan hakimiyetine geçti. Burada yaşayan Müslüman Türkler de artık bu Hristiyan devletinde bir azınlıktı. Sevr Antlaşması, Yunanistan’da yaşayan Müslüman Türklerin kendi hukuklarına tabi olacaklarını, vakıf ve ibadethanelerinin korunacağını garantiye alan bir madde içeriyordu. 3 yıl sonra imzalanan Lozan Antlaşması da buradaki Türk azınlığın eğitim ve dini özgürlüklerini güvence altına alıp kendi dillerini özgürce konuşmaları, Türkçe eğitim veren okullar ve kurumlar kurup yönetme hakkını açıkça beyan etti. Ancak Yunanistan bu maddelerin her birini özenle çiğnedi, bugün de çiğnemeye devam ediyor. Yunan demokrasisinin Batı Trakya’daki yansıması şöyle: Türk olmak, Türk demek, Türk yazmak yasak. Her iki tarihi antlaşmada da Müslüman Türk azınlık ve hakları uluslararası kanunlarca korunsa da 1967’den sonra Batı Trakya’daki Türk azınlık artık Türk değil, Müslüman azınlık oldu. Yunan Hükümeti buradaki Türklere Türk demeyi reddediyor, açıkça onların etnik kökenlerini kabul etmiyordu. Bu kararını da Lozan Antlaşmasında Türk yerine Müslüman kelimesinin kullanılmasına dayandırdı. 

1980’li yıllarda Adında Türk kelimesi geçtiği gerekçesiyle bölgedeki üç büyük Türk birliği kapatıldı. Bunlar İskeçe Türk Birliği, Gümülcine Türk Gençler Birliği ve Batı Trakya Türk Öğretmenler Birliği. Yaklaşık 20 yıl sonra Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Yunanistan’ın bu kararını özgürlüğe aykırı bulup kınasa da Yunanistan, bu oluşumların “milli güvenlik tehdidi” olduğunu öne sürerek AİHM’nin bu kararını görmezden geldi. Gelmeye de devam ediyor. 

Derneklerden sonra sıra eğitim kurumlarına geldi. Lozan ile güvence altına alınan Türk okulları bir bir kapatıldı, Türk öğretmenler görevden alındı ve yerlerine Yunan öğretmenler atandı. Türkçe eğitim yasaklandı. Türkçe eğitim veren anaokullarını kapatan Yunan hükümeti, anaokulu okumadığı gerekçesiyle Türk çocukları ilkokula kabul etmedi, böylece bir nesil eğitimden mahrum kaldı. 1995 yılında 230’dan fazla Türk okulu varken bugün bu sayı 85. 

Batı Trakya’da yaşayan Müslüman Türklerin yalnızca dil ve eğitimleri değil, mülkleri ve vatandaşlıkları da zamanla ellerinden alındı. Türklerin yaşadığı bu üç bölge sürekli vilayetlere bölünerek belediyeleşmelerinin önüne geçildi, böylece Türkler resmi görevler alamadı. Türklerin topraklarını satın almak isteyen Yunan vatandaşlarına çeşitli kredi imkanları sunuldu, bugün bu imkanlar halen sunuluyor. Bölgeye yerleştirilen Hristiyanlar vasıtasıyla demografik yapıyı değiştirip Türkleri asimile etmeye çalıştılar. Bu da yetmezmiş gibi Müslüman Türklerin dini oluşumlarını da ele geçirdiler. Kendi müftülerini seçmesi gerekirken Müslüman Türklerin müftüleri hâlâ Hristiyan Yunan Hükümeti tarafından atanıyor.

Ancak Türkler asimile olmaz. Asimile olmayan Türklerle başa çıkmak için Yunanistan yeni bir etnik temizlik yöntemi arayışına girip 80’lerden 1998’e kadar 60.000’den fazla Müslüman Türk’ün vatandaşlığı çeşitli hilelerle iptal etti. Yunan hükümeti, Türklerin pasaportlarından “dönüş dahil” ifadesi üzerini çizerek karaladı. Sonra da Türklerin Yunanistan’a dönme amaçları olmadığını öne sürerek vatandaşlıklarını iptal etti. Böylece bu kadar insan vatansız kaldı. Bu durum hem Birleşmiş Milletler hem de Avrupa İnsan Hakları sözleşmelerine aykırı olmasına rağmen Yunanistan direndi. 

29 Ocak 1988 tarihine gelindiğinde Batı Trakya’daki Müslüman Türk azınlık, uğradıkları soykırıma başkaldırmak için “TÜRK VARDIR VE TÜRK KALACAKTIR” yazan pankartlarla bir yürüyüş yaptı. Yunan polisi tarafından saldırıya uğrayan Türkler iki sene sonra yine aynı yerdeydi. Yunan fanatikler 400’den fazla Türk dükkanını yağmaladı, camilere ve evlere saldırdı. Türklerinse bu sefer daha hareketli bir gündemi vardı: Doktor Sadık Ahmet ve tutuklanması. 

Doktor Sadık Ahmet, Selanik Üniversitesinden mezun olduktan sonra Müslüman Türklerin sesi olmak için doğduğu yere, Gümülcine’ye dönmüştü. Birliklerin ve vakıflarının kapatılmasına rağmen halkı örgütlenmeye teşvik etti. Meydanlarda ve yayınlarda Batı Trakya’daki Müslüman Türklerin sesi oldu. 1988’de hapse atıldı. 

1 sene sonra Sadık Ahmet, Dostluk Eşitlik ve Barış (DEB) Partisini kurdu. Bu parti tüm baskılara rağmen günümüzde hâlâ Yunan parlamentosunda kendine bir yer buluyor. Ancak Sadık Ahmet, bu partinin kurulmasından 4 yıl sonra 1995’te şüpheli bir trafik kazasına kurban gitti. Öldükten sonra memleketine hizmet eden ve halkının sesi olan bir doktor, Müslüman bir Türk ve cesur bir adam olarak anıldı. Batı Trakya Türkleri her sene onu saygıyla anmaya devam ediyorlar. 

İşte pek gündemimize gelmeyen Yunanistanlı Müslüman Türkler, hakları birden fazla antlaşmayla güvence altına alınmış Müslüman Türkler. İmzaladığı antlaşmaların her birini ihlal eden ve kanun tanımayan da Yunan hükümeti. Türklerin Türkçe konuşmasını istemeyen, Türkçe yazmasını kabul edemeyen ve Türklere katlanamayan Yunan hükümeti. Batı Trakya’nın Müslüman Türkleri ise Türk vardır ve Türk kalacaktır demeye, Türk olmaya ve Türk kalmaya devam ediyor.

Yorum bırakın