Bu metin aslında çok da parlak bir notla geçemediğim Poetic Geographies of Divided Cities: Berlin, Chicago, İstanbul dersi için yazdığım final ödevi. Bir final ödevi yazmanın herkeste yaratacağı o bıkkınlığın elverdiği kadar evirdim (10 sayfalık bir ödevden okunası bir metne), çevirdim (Türkçeye), ve buraya yüklemeye karar verdim. İyi okumalar ne kadar mümkünse o kadar iyi okumalar diliyorum…
Mekan ve insan arasındaki ilişkinin çoğunlukla modern bir mesele olduğunu düşünürüz. Halbuki bu ilişki, mekan ve içerisinde yaşayanların ilişkisinden ibarettir. Bu da zamanın başlangıcıyla aynı başlangıca sahiptir. Bu meselenin modern değil insani olduğunu görmek de zor olmasa gerek.
Artık dünya, edebiyatı kalem ve kağıttan, yazının kendisinden ayrı bir şey olarak görmemizi sağlıyor. Edebiyat yaşadığımız şehirlerde. Peki şehir ne demek? Yüzölçümü ve nüfus olarak fazlaca, içinde yaşanan yer sözlük tanımı. Ancak şehirler yüzölçümlerinden ve nüfuslarından bağımsız olarak yaşar, büyür ve ölür. Mevsimleri, ruh halleri, renkleri olur. Öyle ki günlük tutar gibi insanlarla iletişime geçer, bizler aracılığıyla ömrünü kayıt altına alır. İçerisindeki ve etrafındaki her şeyi zenginleştirir, ya da kıtlaştırır.
Ahmed Hamdi Tanpınar Beş Şehir’de şehirlerin yaşamalarıyla ilgilenir. 1946’da yayımlanan eser birtakım hatıraların, kültürel yorumlamaların ve nostaljinin olağanüstü bir dil ile harmanlanması.
Onun İstanbul’u anlatırken oluşturduğu üslup bize onun İstanbul hakkındaki görüşlerine dair bir pencere açar. İstanbul’un nasıl algılanabildiğini görürüz. “Bir şehrin hayalimizde aldığı bu cins çehreler üzerine düşünülecek şeydir.” Onun tahayyülündeki İstanbul’un yarattığı düşüncelilik halinin yanında İstanbul’u yeniden yaratma eğilimini de görürüz. Birçok çehre düşünür. Her bir çehre bir başka hayale onu taşır. Böylece birçok ayrı ve katmanlı İstanbul yaratır, onlar arasında hüzün ve umut dolu yolculuklar yapar.
Şehirleri -elbette birer sistem olarak- yaratan, Tanpınar’a çağdaş sayılabilecek bir isim Michel de Certeau. The Practice of Everyday Life’ında, Yaya Davranışları‘nı anlatır. Yürümekle ilgilenir. Yürümeyi veya yürümemeyi seçtiğimiz yolların şehri nasıl oluşturduğundan bahseder. Şehir planlamacılarının bizler için çizdiği yollarda yürümememizin bazen ne kadar cesur, asi ve partizanca olduğunu, bir yolu değil diğerini seçerek otoritelere nasıl başkaldırdığımızı yazar. İşte Tanpınar da İstanbul anlatısında yürümektedir, gördüklerini aktarıp görmediklerini ve görmek istediklerini tahayyül ederek. Tanpınar’ın anlatmayı seçtiği şeyler, ona ait bir İstanbul’dur.
Onun İstanbul’u aslında Cumhuriyet İstanbul’unun Osmanlı İstanbul’una şanda, şöhrette, ilimde ve sanatta yetişip yetişemeyeceğine dair bir endişedir. Eski İstanbul duyulara hitap eder. Görülür, koklanır ve duyulur. Berrak ve serin suların, paşaların ve sultanların, esnafın ve kadınların şehridir. Her mahallesi apayrıdır. “Boğaziçi’nde, Üsküdar’da, İstanbul’da, Süleymaniye veya Hisar’ların karşısında, Vaniköy İskelesinde veya Emirgan kahvesinde sık sık başka insanlar oluruz.” Tanpınar, veya biz, şehirde yürüyerek veya etrafı izleyerek onu hayalimizde gerçekleştirmekle kalmayız, o da bizi her sokağında, sahilinde, konağında ve köşkünde yeniden bir hamur gibi yoğurur, tekrar tekrar doğurur.
İstanbul’a dair anlatısında nostaljik görünse de yazarın eski İstanbul’u özlediğini söylemek yanlış olur. O İstanbul’un ebileceklerine inanır. “Bu değişiklikler hep birden düşünülünce muhayyilemizde tıpkı bir gül gibi yaprak yaprak açılan bir İstanbul doğar.”
Modern hayatın onu hayatlılığından mahrum bırakacağından endişelidir, ancak İstanbul’un özünden kurtulamayacak bir şehir olduğundan emindir. Kokusu hiç çıkmayan bir parfüm, lekesi hiç çıkmayan bir boya gibi İstanbul’un esaslı bir ruhu vardır. “Bir kültürün asıl şerefli tarafı da onlar vasıtasıyla ruhlara değişmez renkleri giydirmesidir.” Zaman akar, ancak İstanbul’un renkleri, tarihi ve geleneği kalır.
İstanbul’un değişime ayak uydurma huyu olduğu gibi, içerisinde yaşayanların, Tanpınar’ın deyimiyle “biz”lerin de bu huydan uzak olduğu söylenemez. Onunla beraber bizim ona dair düşüncelerimiz de değişir. Certeau şöyle der: “Dünya Ticaret Merkezi binasının tepesine çıkmak, şehrin kollarından kendini kurtarmak demektir. Artık ona bakışımız, kimin yazdığı bilinmeyen yasaların tahakkümünde dönüp duran sokaklardan bağımsızdır. Yukarı çıkan; şehri yazan ve okuyan kimliklerini ve onları karıştırıp duran kitleyi geride bırakır.” Şehre dair algımız ona nereden baktığımıza bağlı olarak değişecektir. Certeau’ya göre bir şehrin değişmesi işte bu kadar kolay. Tanpınar da bunun farkındadır. “Topkapı’daki Ahmediye Camiinin caddeye yakın kapısından veya bu caddenin herhangi bir boş arsasında bir yığın yangın yerinin üstünden atlayarak gördüğümüz abideler şehriyle, Yedikule kahvelerinden baktığımız zaman deniz kenarındaki sur parçalarıyla büyük camilerin birbirine karıştığı mehabetli manzara arasında ne kadar fark vardır!” Böylece Certeau şehir planlamasına ve yetkililere başkaldırır, Tanpınar ise durmak bilmeyen yaratım sürecine endişeli bir nazar eder.
Yaya davranışlarını yazmak ve konuşmak eylemlerine benzetirken Certeau şöyle der: “Şehir sisteminde yürümek, dil sisteminde konuşmakla eşdeğerdir.” Yürümek ve konuşmak, insanın tahayyülünün yansımalarıdır. Tanpınar’ın İstanbul anlatısı da bir yürüyüştür. Fatih’i, Şehzadebaşı’nı, Beyoğlu’nu ve Üsküdar’ı anlatırken oralarda yürür, başını sağa sola çevirir. Bu esnada İstanbul hayatının değişikliğini kabullenmekte zorlanmaz. Lambacının ya da yoğurtçunun artık sokaklarda gezmediğini çoktan kabul etmiştir. Geçmişi hatırlar, vah eder ancak yas tutmaz. “İstanbul artık bundan böyle ekmeğini çalışarak kazanan bir şehirdir. Her şeyi ona göre düzenlenmelidir.” Ölen bir imparatorluk ve yeni doğan bir cumhuriyet ikileminde kalan İstanbul’a düşen görünen o ki çalışmaktır.
İstanbul’un değişimi Tanpınar’ın anlatısında yankılanır. Eski İstanbul’u gül kokularıyla, su şırıltılarıyla, çocuk sesleriyle, güneşli bahçelerle anarken yeni İstanbulu işten, ekonomiden ve küresellikten ayrı göremez. Gözünün gördüğü henüz dokunulmamış her İstanbul unsurunun değişeceğini de bilir. “Şüphesiz yarın bu manzara da değişecek.” Eski konaklar ortadan kalkacak, yerini modern atölyeler alacaktır. İş şartları değişecektir. İnsanların İstanbul ile kurdukları ilişki de. “Fakat Yahya Kemal’in merhamet ve sevgi şiiri asırların yığdığı bu havayı bize muhafaza edecek.”
Tanpınar’ın hatıra, deneyim ve duyulardan oluşan İstanbul’unun hızlı ve ütopik değişimleri onun anlatısını da değiştirir. İstanbul’un ve ona dair anlatıların iki güreşçi gibi sürekli birbirlerini yenmeleriyle, dönüştürmeleriyle ve yazmalarıyla baş başa kalırız. Tanpınar İstanbul’u yazar çünkü İstanbul da onu yazmıştır. Tanpınar İstanbul’u yazarken İstanbul da onun tahayyülünü baştan yazmıştır.
Bizim bildiğimiz, içinde yaşadığımız İstanbul asla sona ermez. Tanpınar’ın İstanbulu da yok olmayacaktır. Bu kadim şehrin sokaklarında atılan her adım onu yaratmakta, pekiştirmektedir. Öyleyse tavuk ve yumurta misali, hangisi hangisine sebep ve ön ayak oldu? Bu sorunun cevabını veremem. Ancak ikisinin birbirlerini şekillendirdiklerine şüphe yok. Böylece Tanpınar ve İstanbul ebediyette beraber yaşamaya devam eder, sürekli birbirlerini yeniden yaratarak.
Yorum bırakın